Salonantık Talks / Mustafa Toner

images

8 Ocak 2019

  1. Toner Mimarlık’tan, yaptığınız mimari – dekorasyon, yurtiçi ve yurtdışı işlerinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

İlk mimarlık hayatına, zannediyorum, 1985 senesinde başladım. 1976 yılından 1985’e kadar uzun bir eğitim dönemim oldu. O zamandan beri o kadar çok sayıda restoran, kafe, otel, ev, konut, mağaza yaptım ki; çoğunu hatırlamak mümkün değil. Ama şunu söyleyebilirim; özellikle son zamanlarda yaptığımız Hilton Otelleri, Mariott Otelleri, Beymen Mağazaları, Boyner Mağazaları, Beymen Club Mağazaları gibi zincir kurumsal çalışmalar, yanı sıra yurt dışında Atina’da alışveriş merkezi, Paris’te ve Seattle’da mağazalar, Londra’da kafe, Doha’da restoran, Türkmenistan’da tatil köyü, otel gibi projeler yaptığımız işlerin başlıcaları.

 

  1. Bugüne kadar yaptığınız projelerden sizi en çok zorlayan ve mutlu eden projeler hangileriydi?

Bugüne kadar beni en çok zorlayan proje Cem Hakko’nun Kandilli’deki evidir. Çok çok iyi arkadaşlarım oldukları için çok rahatlıkla söyleyebiliyorum bunu, zira bir evde mutfağın yeri altı kere değişmez. Altı kere bir mutfak üst kattan alt kata ya da soldan sağa geçmez. Bu evde bunlar yaşandı. Bu ev beş sene falan sürdü. Beni hayatta en çok zorlayan ev bu olmuştur.

En severek yaptığım ev ise Hadımköy taraflarında yapılan Pelican Hill projesiydi. Üç inşaat grubunun ortaklaşa yaptığı büyük bir projeydi bu. Sekiz tane mimar davet ettiler. Ve bu sekiz mimara, sekiz tane villa verdiler. Bu villalar 650 metre kareden, 1300 metre kareye kadar değişen büyüklükte, farklı mimaride evlerdi. Bunlardan birini yapmak için de beni davet etmişlerdi. Burada yaptığım çalışma herhalde bugüne kadar yaptığım gerek bütçe gerek zaman gerek tarz olarak en özgür çalışmalarımdan biriydi. Bugün dahi en sevdiğim projelerden biridir. Tamamen travarten zemin, duvar, tavan kullanarak ve farklı travarten renklerini farklı dokularda kullanarak yaptığım çok değişik bir çalışmaydı.

 

  1. Dekorasyon işlerinizde antika ya da dönem mobilyası kullanır mısınız? Mobilyada favori döneminiz?

Bir kere Bauhaus çok sevdiğim dönemlerden biridir. Hatta, Tekfen için Bomonti’de yaptığımız bir projeyi tamamen Bauhaus konsepti üzerine kurmuştuk. Ama tarz olarak en çok sevdiğim dönem kesinlikle Art Deco'dur. Art Deco’yu bugüne kadar çok projede kullandım. Tabi tamamen aynı eskisi gibi değil, stilize ederek kullandım. Art Deco, ister mobilya olsun ister bir ev ya da otel olsun en sevdiğim dönemlerden biridir. Keşke o dönemde de yaşasaymışım diye düşündüğüm de olmuştur.

 

  1. Armağan Galeri’de çıkan tanıtım yazınızda bir mimarın sanatın birçok alanında birikimi ve deneyimi olması gerektiğini söylemiştiniz. Sanat, antika, dönem mobilyaları gibi dallarda bir birikime sahip olmak bir mimara neler katabilir?

Hiçbir şey katmasa, sadece bunlar hakkında bir fikir sahibi olması gerekir bir mimarın. Zira, mimarlık, doktorluk gibi tek bir dalda uzman olmak değildir. Mimarlık bir hayat felsefesi, yaşam tarzıdır. Dolayısıyla zaten mimarın sadece "mimar olması" diye bir şey söz konusu değil. Mimar her şeyden, resimden de antikadan da anlamalı. Yaşamayı bilmeli, yemek bilmeli, gittiği yerlere o gözle bakabilmeli, seyahatten hoşlanmalı; yani mimarlık biraz daha geniş bir kültür kapsamına sahiptir.

Ama her şeyden önemlisi, bunlar hakkında fikir sahibi olmak mimarın kendi üslubunu geliştirirken ayaklarının yere sağlam basmasını sağlayan unsurlardır.  Aksi takdirde yere basmayan, havada uçan, sözü havada uçuşan bir tarzı olur ki bu da bir mimar için doğru bir şey değildir zaten.

 

  1. Bir mimar ve tasarımcı olarak etkilendiğiniz sanatçılar ya da sanat akımları var mı?

En çok sevdiğim mimarların başında Carlo Scarpa gelir. Zira, gerek malzeme kullanımı gerek mimari çizgileriyle en sevdiğim mimarların başındadır. Ricardo Legoretta Meksika mimarisinin en büyük uzmanlarından, üstatlarından biridir. Onun da kütle ve renk kullanımı, aynı zamanda yöresel malzemelere yaklaşımı beni her zaman çok etkilemiştir.

 

  1. Yine aynı tanıtım yazısında sanatın provakatif olması gerektiğini ve insanda nefret, iğrenme ve acıma gibi hisler uyandırıp beğenilme endişesi olmaması gerektiğini söylemiştiniz. Bu beklentilerinizi karşılayan sanatçılar ve tasarımcılar kimler?

Mesela şu arkamda gördüğünüz Francesco Albaro Türkiye’de yaşayan İtalyan asıllı bir ressamdır, heykeltıraştır. Onun eserlerini çok beğeniyorum çünkü onun eserlerinde o aradığım provakatif özelliği çok buluyorum. Dido Fontana yine bu tarzda bir sanatçıdır. Böyle birçok sanatçı söyleyebiliriz ama benim kısaca söylemek istediğim; sanat sadece cici ve güzel değildir. Çünkü zaten güzel kelimesi çok yanlış. Benim için güzel olan başkası için hiçbir şey ifade etmeyebilir veya başkası için çok çok güzel olabilir. Ama provakatif olduğu zaman yani beni irkilttiği zaman bana bir şey söylüyor demektir. Beni irkiltiyorsa bende bir iz bırakıyor, bir bağ buruyor. Belki olumlu veya olumsuz ama sonuçta karşılıklı bir etkileşim söz konusu. Onun için ben provakatif olması gerektiğini söylüyorum. Provakatif olması, çirkin olması, iğrenç olması anlamında söylemiyorum; provakatifi bende bir duygu uyandırması anlamında kullanıyorum. 

 

  1. Kendiniz için aldığınız ilk sanat eserini hatırlıyor musunuz? Bu eseri nereden ve ne zaman almıştınız?

İlk aldığım eser şu anda arkamda da duran sevgili Besi Cecan’nın galerisinden, sene 1985 ya da 86 olması lazım. Seyyit Bozdoğan’ın bir eseriydi. Hatta, ilk aldığımız dönemde evde oturacak koltuk yoktu, ama bu eser vardı.

 

  1. Peki ya kendiniz için aldığınız son eser neydi? Bunu nereden ve ne zaman almıştınız?

Sanıyorum en son Çağla Cabaoğlu’nun galerisinden Evren Erol’a ait büyük bir polyester heykel aldım. Şu anda o burada değil, ofiste kullanıyorum onu. O da çok sevdiğim bir eser. Çiftti tekini almıştım. Çok güzel, sevdiğim bir eserdir.

 

  1. Sanat ve antika alımlarınızı genellikle nereden yaparsınız; galerilerden mi, müzayedelerden mi, fuarlardan mı yoksa bambaşka bir kanaldan mı?

Kesinlikle galerilerden ve fuarlardan almayı tercih ediyorum. Onun dışında müzayedelerden pek fazla aldığımı söyleyemem; çünkü müzayedelere gitmeyi çok fazla sevmiyorum.

 

  1. Bu durumda online alışverişle aranız nasıl? Sanat eserlerinin online alınmasıyla ilgili neler düşünüyorsunuz? Online müzayedeler ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Hiç böyle bir müzayedeye katıldınız mı?

Online alışveriş hiç yapmadım diyebilirim. Zaten doğru da bulmuyorum, çok açık konuşmak gerekirse. Çünkü o eserin büyüklüğünü, dokusunu, ışığı nasıl yansıttığını ona iyice yaklaşmadan, eseri yaşamadan almanın çok doğru olmadığını düşünüyorum. Bu ancak artisti çok iyi tanıyorsanız ve yaptığı işleri çok iyi biliyorsanız, yani onun fırça kullanım şeklinden tutun da ışığı nasıl kullandığına kadar, bütün alanları çok çok iyi biliyorsanız o zaman online bir alışveriş yapabilirsiniz. Çünkü zaten o sanatçıya çok hakimsinizdir. Ancak, o zaman mümkün.

 

  1. İstanbul’da koleksiyonunu en beğendiğiniz müzeler ve galeriler neler?

İstanbul’da beğendiğim galeriler arasında Galeri Çağla Cabaoğlu sık alışveriş ettiğim bir galeridir. Merkür gene çok iyi sanatçıları olan, çok iyi bir galeridir. Rampa, aynı şekilde. Galerist beğendiğim bir galeridir.

Bunun dışında yeri gelmişken söyleyeyim. Türkiye’de şöyle bir şey var; maalesef sanatçılarla galeriler arasındaki ilişki sürekli değil. Türkiye’deki en büyük problem bu. Yani Türkiye’de galeriler, sanatçılara “ona sahip çıkayım, onu daha geliştireyim ve daha çok kazanmasını sağlayayım, ben de daha çok kazanayım” gözüyle bakmıyorlar. Galeriler, daha ziyade, çok kısa dönemli ve çabuk kâr etme niyetiyle bakıyorlar sanatçılara. Sanatçılar da onlara farklı şekilde bakıyorlar. Dolayısıyla galerilerle sanatçılar arasında, en azından benim tanıdığım galeriler ve sanatçılar arasında sürekli bir çekişme ve değişme var. Bir bakıyorsunuz bir sanatçı bir gün bir galerideyken bir ay sonra başka bir galeriye geçmiş. Yani o devamlılığı göremiyorsunuz. Onun için şu galeri iyidir, şu galeri değildir gibi bir şey söylemek çok zor. Çünkü zaten o galerideki sanatçı o kadar çok değişiyor ki iyi sanatçılar bugün bir galerideyken, yarın başka bir galeride. O nedenle Türkiye’deki bu sistemin düzgün bir şekle dönüştürülmesi lazım ki, bundan her iki taraf da şikayetçi şuan.

 

  1. Yurt dışında takip ettiğiniz sanat, tasarım, dekorasyon ya da antika fuarları var mı? Peki ya yurt içinde?

"Her sene ben Miami Art Basel’e giderim" diye bir durumum yok; ama Venedik Bienali’ne gitmeye çalışırım. Kendi konumu ilgilendirdiği için Milano Fuarı’na muhakkak giderim; Frankurt Fuarı’na muhakkak giderim; Maison Objet’ye gitmeye çalışırım. Bunun gibi çeşitli fuarlara zaman zaman giderim. Sürekli, her sene, görev gibi fuar takip ettiğim söylenemez.

 

  1. Antika, vintage parçalar ya da dönem mobilyası almak – bakmak için Türkiye’de ya da yurt dışında muhakkak gittiğiniz bir adres var mı?

Paris’te mesela Makassar diye bir galeri vardır. Art Deco’da bence tartışmasız en iyi parçaları, tabi ki en pahalı ve en önemli parçaları bulabileceğiniz bir galeridir. New York’ta Nilufar Galeri çok özel, çok avantgart parçalar bulabileceğiniz bir galeridir. Barselona’da Fins de Siecle diye bir galeri vardır. Orada da çok enteresan dönem parçaları bulabilirsiniz. Art Deco da, 1960’lar da vardır. Çok karışıktır ama çok güzel bir galeridir. Bir de Milano’da Robertaebasta Design diye, Barselona’daki Fins de Siecle’e benzeyen çok karışık ama çok farklı, çok enteresan objeleri, eserleri, mobilyaları bulabileceğiniz bir galeri vardır. Gittiğim zaman muhakkak gezdiğim galerilerdendir.

 

  1. İlham almak için takip ettiğiniz tasarım ya da sanat dergileri var mı? Neler?

Çok var ama hangi birini sayayım. Gerek internet ortamında Zinio vasıtasıyla,gerek basılı olarak çok takip ediyorum. Frame, Wallpaper, Intramuros, yerlilerden Tasarım ve Maison Française dergisi aklıma ilk gelenler. Eskiden dergileri koparıp sayfaları tasnifliyordum. Şimdi artık Zineo vasıtasıyla bunlar daha rahat. Zaten Pinterest çıktı, artık tamamen yiğitlik bozuldu. Şimdi yeni bir moda var. Ev hanımları oturuyorlar, Pinterest’ten seçiyorlar ve onları bir araya getirip evler yapıyorlar. Pinterest tarzı diye yeni bir tarz çıktı şimdi. Herhalde bunun da yanlış olduğu ve esasında çok bir şey ifade etmediği yakında anlaşılacak. Ama eğer doğru kullanılırsa Pinterest müşteriyle ilişki kurmakta güzel bir araç. Ama Pinterest’i bir sonuç gibi kabul ederek onun aynısını yapayım diye yola çıkarsanız, o da çok yanlış bir yöntem.



 

  1. Pinterest’ten laf açılmışken; bir araştırmaya göre sanat severlerin %57’si Instagram’ı aktif olarak kullanıyorlarmış. Sizin en çok kullandığınız sosyal medya aracı nedir? Takip ettiğiniz sosyal medya hesapları neler?

Ben Whatsapp kullanıyorum. Bir ara Instagram’a niyetlendim, girdim. Yalnız Instagram’da benim koyduğum şeyler, hatta ismi de Disgusting Delicacies, biraz fazla rahatsız edici bulundu. Çok kişi saldırdı bana. Özellike birtakım Panter Emel tipli kadınlar var, onlar gibi kişiler Almanya’dan üstüme geldiler. Bayağı ciddi küfürler edildi. Gayet sakin cevap verdim hepsine, ama sonra baktım saldırılarla başa çıkamayacağım Instagram'dan çıktım. Şimdi daha çok Whatsapp kullanıyorum, Whatsapp’tan mesajlaşma işlerimi hallediyorum ve bu benim için yetiyor.

 

  1. Son olarak, bildiğiniz gibi Salonantik olarak iki yıllık bir çalışma sonucu “İstanbul Antika Sanat Müzayede Rehberi” yayımladık. Bununla ilgili yorumlarınızı alabilir miyiz? Önümüzdeki sayımızda neler görmek istersiniz?

Hazırlamış olduğunuz dergi genel anlamıyla, otellerde falan yer aldığı zaman İstanbul’a yeni gelenler için çok faydalı oldu. Antikacıları, müzayede evlerini, galerileri, müzeleri; hepsini görebiliyorsunuz ve adreslerini bulabiliyorsunuz. Hatta bir miktar tarzları hakkında bir fikir sahibi olabiliyorsunuz. Kimisi daha antika üzerine, kimisi dönem mobilyaları üzerine: Yanı sıra, müzelerle ilgili bilgi sahibi oluyorsunuz. Çok faydalı olmuş. Ama ben eminim ki ikinci sayısı çok daha başarılı olacak. Zaten bunun da saklanmasını doğru buluyorum. Zira tam bir başucu kaynağı haline geleceğini düşünüyorum.

Güncel Öne Çıkanlar